
29 Ocak 2010 Cuma
Karınca Kararınca

Kırkı Çıkmamış Sevdamıza Şiir
..................
ben uzaktan severim seni de öyle sevdim bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza kuş kanadı bir tutam bıraktık korkularımızı uçtuk gittik |
İbrahim Tenekeci |
28 Ocak 2010 Perşembe
"Bir Ruh Macerası" Analizi

Ayşe Şasa’nın ruhunun maceralarını anlattığı, kelimelere ruhunu damıttığı kitabı “Bir Ruh Macerası” Timaş yayınlarından çıktı.Kitap nehir söyleşi tarzında yapılmış. Leyla İpekçi,Meryem Atlas ve Berat Demirci konuşmaları gerçekleştirmişler.
Kitap Fuzuli’nin şu beytiyle başlıyor: “Kader senin hoşnutluğunu kazanmaktan başka bir iş yapmıyor; Kaza ise daima sana boyun eğmeye devam ediyor.”
Kitap ilk başta bir otobiyografi ve bir insanın hayatına ve özellikle ruh dünyasına tanıklık eder gibi gözükse de aslında bize ve ülkemize dair derin sosyolojik gerçeklikler barındırıyor. Ne yazık ki bu sosyolojik gerçekler en acı tarafından anlatılıyor. Kitabı bitirdikten sonra, sosyoloji ve siyaset birikimimden elde ettiklerimle çok derin şeyler düşünebildiğimi , aslında bir hayata tanıklık ederken bir ülkenin kaderine de tanıklık ettiğimi fark ediyorum.
Aile sosyolojisinden öğrendiğim her şeyi alt-üst eden ya da özetleyen ya da beni çok derin düşünmeye sevk eden şu kısmı nakletmek istiyorum evvela. Söyleşiyi yapan şunu soruyor: “Eve geldiğinizde rahatlıyor musunuz?”(Ayşe Şasa bu esnada ilkokul yıllarını naklediyor). Hayır diyor, “Ev sığınacağım bir yer olmadı hiçbir zaman”. Bu zihnimde şimşeklerin çakmasına sebep oluyor. Bir çocuk düşünün ki ev onun için sığınılacak ve rahatlanacak bir yer değil, üstelik tüm korkularının sebebi. Bu müthiş bir paranoya.
Kitapta anlatılan aile profilinin aslında ne kadar da dönemim konjonktürel (üst-elitist) yapısıyla uyuştuğunu görebiliyoruz. Şasa o döneme ait şu imrendiğim sosyolojik tahlili yapıyor: “Anne ve babamın kuşağı, çift kimlik veya parçalanmış kimliklerle dolaşıyorlar;işte annem bir tarafta geleneğe bağlı , bir tarafta Batı’yı idealize ediyor;ama arkadan gelen bana geleneğe ait hiç birşey verilmiyor. Dolayısıyla Ayşe Şasa ve onun gibiler serada yetişmiş bir bitki gibi Batı mahsulü özel aşılarla , özel ilaçlarla yetiştiriliyor.”
Yine kitapta beni vuran bir çocuğun ruh analizini yapan bir kısım: “Yedi sekiz yaşlarındaydım, bir kağıda “ Ben çok yalnız bir çocuğum, bu şişeyi bulan lütfen beni arasın!” diye bir not yazıyorum… Şişeyi denize atıp, rıhtımdan uzaklaşmasını seyrediyorum.” Bu basitçe bir çocuk sezgisi değil, seradan kurtulmak isteyen bir fidenin haykırışları bana göre.
Kitapta Şasa’nın sol ideolojiden nasıl etkilendiği ve bunun ne gibi bir çıkmaz olduğunu anlaması da anlatılıyor. Batı’dan devşirilen Burjuva düşmanına karşı, yine Batı’dan devşirilen marxsizm silahını kuşanmak. Kim düşman,kim dost…
Ve kitabın sonları Şasa’nın ruhunu doğru dehlizlere sokmasıyla devam ediyor. Bir ruhun nasıl sukuta erdiği, kalbine nasıl sekinetler indiği anlatılıyor. Yıllardır aynı toplum içinde yaşadığı fakat hiç haberdar olmadığı Müslüman camiayla tanışması da bana çok enteresan gelir. Bu aslında o dönemi yaşamış pek çok kişinin halini arz ediyor. İdeolojik körlüğün en dehşet verici yanı bu olsa gerek.
Kemal Tahirle dostluğu, Rauf Orbay’ı dayı olarak hayatında nasıl benimsediği, hepsi kitabın içine buğu buğu süzülmüş. Metaryalizmin, Kapitalizmin ve seküler hayatın en dehşet verici yanlarını da görebiliyoruz bu hayat hikayesinde. Kemal Tahir’e dair anlattığı şu bölüm çok ilgimi çekti. Kemal Tahir’den idam edilecek bir mahkumun son anlarında konuşması rica ediliyor , fakat sabaha kadar konuşacak bir şey bulamıyor. Ve Şasa’nın imrendiğim şu çıkarımı zihnime nakış gibi işleniyor: “Bu dünyada bütün konuşmalar geleceğe aittir, geleceği olmayan bir adamla konuşacak hiçbirşey yoktur.”
Ve idraklerimize giydirilmiş en güzel sözü yaşayarak söylüyor Şasa: “vahiyden uzak yaşamak ne korkunç bir şeymiş.”Evet, vahiyden uzak yaşamak çok korkunç bir şey, hayatın idrakine uzun yıllar görünenler ile varabilirsiniz, ruhunuzu ve aklınızı bilgilerle doldurabilir ve bunları ilah haline getirisiniz. Bunu da yapmıyorsanız zaten boşlukta yalpalamaktan başka çareniz yoktur. Fakat bilgiyi, rasyonaliteyi ilah haline getirenler de belli ki bir İlah arayışı içindeler. Ve farkındalık sürecine girdiklerinde çoğu için artık geç kalınmış bir zaman dilimine girilmiş oluyor. Ama yine de her şeye rağmen sorgulayan zihinlerin, merhametlerini ufak karşılıklara satmamış olanların gerçeği görebildiklerine sevinçle şahitlik ediyoruz . Onları seviyoruz, cennette hep beraber olmak istiyoruz, dua ediyoruz…
Şiddetle okumanızı ve notlar almanızı tavsiye ediyorum.
İyi okumalar.
Bir ruh Macerası-Ayşe Şasa
Timaş yayınları-2009
160 sayfa
Fiyatı: 8.5 TL
Bizim geleceğimiz gelmedi henüz,
Bizim geleceğimiz ölünce gelecek…
-Sümeyra-
27 Ocak 2010 Çarşamba
Su Değirmenlerinin Köyü
Beni Yakışına

Sahile vurdu kalbim,su yandı,kum da yandı.
Bir mum gibi eriyip aktı uykusuzluğum,
Ölüme başkaldıran dertli uykum da yandı.
Yurdundan mahrum edip dolaştırdın Cem gibi.
Ruhumla söndü alev,sonra ruhum da yandı.
Kül oldu bir yiğidin figanıyla her umut.
Bülbülün küllerine konan puhum da yandı.
Böylesi bir yangını görmedi Nemrut bile.
Kaktüsün gölgesinde nazlı âhım da yandı.
Âhımdır zannederdim en belalı kıvılcım,
Kirpiğine dokunan kanlı âhım da yandı.
Bir damla su ver bana ey çöl!
Kalmadı hiçbir şeyim bak,günahım da yandı.
Yenilgiler bir tufan gibi çöktü üstüme.
Ülkem yıkıldı heyhat!
Ordugâhım da yandı.
Köleleri her akşam duman kıldı gözlerin,
Başıma tâc ettiğim padişahım da yandı.
İlk defa böylesine tutuştu gökkuşağı.
Renklerim siyah oldu ve siyahım da yandı.
O'ndan başka ne varsa yandı,
Yandık sen ve ben.
O'nu göreyim diye,kıblegâhım da yandı.
Cumhuriyetin Dindar Kadınları

Fatma K. Barbarosoğlu’nun son kitabı “Cumhuriyetin Dindar Kadınları” profil yayıncılıktan çıktı. Kitap çıkar çıkmaz, dumanı üstündeyken okudum. Kitapta Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki gel-gitleri yaşamış dört hanımefendi ile cumhuriyetin kuruluşuna ve özellikle tek parti despotizmine şahit olmuş on iki hanımefendinin hayatlarına tanıklık edilmeye çalışılmış. Bu hanımefendilerin kitaba konu olan ortak özellikleri, cumhuriyet döneminde kamusal alandan soyutlanmaya çalışılan dindarlık imajını taşımaya çalışmış olmaları ve bu uğurda verdikleri mücadele.
Kitapta anlatılan dindar kadınlar, bizim lise yıllarında ilk kadın …. diye başlayıp övgüyle söz edilen kadınlar değil. Onlar hayat hikayelerini dahi anlatırken mahcubiyet yaşayan, başarılarını o zamanlar dindar oldukları için aşağılayanlara inat kamusal alanda var olma mücadelesi vermiş kadınlar. Kitapta anlatılan her öykü birbirini tamamlayıcı nitelikte aslında. Bir yap-bozun parçaları gibi o dönemin siyasi tarihini ve yaşantısını yerli yerine koyup görebiliyorsunuz. Fakat kitabı okumadan önce cumhuriyet dönemini ve uygulamalarını anlatan siyasi bir kitap okumanızı tavsiye ederim. Böylece yaşanılanları tahlil etmeniz kolaylaşacaktır.
Kitapta ilgimi çeken ve aklımda kalan en önemli yer Ankara ilahiyatta yaşanılanlar oldu. “A.Ü İlahiyat fakültesinin ilk yıllarına bir tanık” başlığıyla hayatı anlatılan Türkan Özkul, Ankara ilahiyatın ilk öğrencilerindendir. O sene ilahiyat fakültesine kaydolan elliüç kişi vardır. Yeni kaydolan öğrencilerin hepsi başka okulda okumakta olan öğrencilerdir. Çoğu bir ideal uğruna okudukları okulu terk etmiştir. …Türkan hanım dahil diğer öğrencilerin başı açıktır ve Kur’an dersi de başı olarak yapılmaktadır. …İlahiyat fakültesinde dersler geçilir fakat hiç kimse okulu bitirince ne olacağını bilmemektedir. Şüphesiz bu öğretimin en renkli tarafı kendisi de bir Budist olan Ömer Buda ‘nın dinler tarihi dersine girmiş olmasıdır. İki yıl boyunca öğrencilere sadece totemciliği anlatır Budist hoca.
Cumhuriyet dönemi dini dönüştürme çabalarıyla dolu bir dönem. Tamamen din dışı bir devlet olma iddiası olmayan rejim müdavimleri, çareyi dini kendilerine göre yaşanılır ve “zararsız” hale getirmekte bulmuşlardır. O dönemde kamusal alanda başörtüsü ile var olma çabalarının bile garip karşılanması aslında birçok meseleyi anlamaya yetiyor.
Yakın tarihimize bizce bir bakış açısıyla bakmak için önemli bir kitap.
İyi okumalar…
Profil yayıncılık-231 sayfa.
Fiyatı: 12 lira
Deli
deli sizsiniz böyle bir çağda
akıllı kaldığınız için.
ben sizin
akla hayale sığmayan yanınızım
siz ki dünyayı üstünüze giyseniz
yine de açıkta kalırsınız çünkü gözleriniz
dipsiz bir ambar sanki.
ah siz,
mezarlıklar müdür olsanız bundan daha iyi
bir koyup hiç almasanız bir tohum gibi
kendinizi toprağa.
İbrahim Tenekeci
{BELÂ-YI AŞK}

“Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni / Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni”
Ve aşkını başına almış tüm Mecnunlara selam ederim…
Oyun Arkadaşımdı Melda

Kamusal Alanda “AŞK” Başkadır

Sen bana çalınan özgürlüğümü verdin,
Ve ben seni nasıl sevmezdim?
Seni görür görmez âşık olacağıma adım kadar emindim
Şekli şemali ne olursa olsun razıyım Rabbim dedim
O ki; benim sana ulaşmama vesile olacak
Varsın yakışıklı olmasın, razıyım Rabbim!
....................
Evet, işte karşımdaki sendin
Nasıl tanıyamamazlık ederdim?
Kamusal alanlara inat orada dimdiktin…
Ve inadına özgürlüktün benim için
Biliyordum ve biliyordun
Kampüste özgürlüğümün sadece seninleyken başlayıp bittiğini
Ve ben en çok özgürlüğümü sevecektim sende
Seninleyken dünya dertleri varamazdı yanımıza
Kampüsün debdebesine inat öyle sakindin, huzur verirdin
Kabeyi önümüze alır, Kur’an ile meşk ederdik
Ben okurdum, sen dinlerdin…
Sıradan bir mahalle aşkına benzemezdi bizimkisi,
Kamusal alanda sevmek kolay değildi!
Ama ben her şeye rağmen seni sevmeye yemin etmiştim,
Sevmek suçsa eğer cezamı çekerim rektör beyim…
O yüzden;
Seninle buluşmaya gelirken ayağımın çamurlara bulanmasını,
Farkında olmadan geçirdiğimiz güzel dakikaların ardından derse geç kalışımı,
Yanına abdestli gelmek için girdiğim o izbe yeri,
Hiç dert edinmedim…
Sevgi, sevgilinin yolunda çekilen çile değil miydi?
Seni uzaktan seyrederdim bazen, saatlerce
Bir ( ا ) gibi asil, ( و )gibi mütevazı görünürdün gözüme,
Dört sene önce, yırtık elbiseler içindeyken de,
Şimdi takım elbiseliyken de, hep aynıydı anlamın bende…
....................
Zaman ne de çabuk geçiyor mona,..
Kırgın kırgın bakma yüzüme,
Mezun oluyorum işte,
Gidiyorum…
Sıradan bir mahalle aşkına benzemezdi bizimkisi,
Kamusal alanda sevmek kolay değildi
Sen bana çalınan özgürlüğümü verdin,
Ve ben seni nasıl sevmezdim?
Beni unutma Sakarya Üniversitesinin Yakışıklı Kampus Camii…
Not: Kamusal alanın kasvetinden boğulup, kendimi attığım ve her zaman huzur bulduğum o camiyi nasıl sevemezdim?
Bir Buluşma Teklifi

Girizgâh kısmını atlattıktan sonra yazının bel kemiği olan teklif kısmına geçebilirim artık. Efendim, geçenlerde birkaç arkadaş ile buluşmak üzere bir organizasyon yapmam gerekli idi. Gerekli dediysem yapı itibariyle kendimi böyle bir şeyin altın sokmaya zorunlu hissettiğimdendir. -Onlarca defa organizasyon mevzuundan ağzı yanmış biri olarak bir daha buluşma ayarlamayacağım desem de nafile. İçimdeki o “gençgönüllü ruha” söz geçiremiyorumJ - Her neyse, buluşma için organizasyonu yine kendi üzerime vazife bildim ve teknolojinin nimeti olan cep telefonu ile ve yine aveanın (ismini söylememde bir sakınca yoktur umarımJ) nimeti olan “her yöne 500 sms” kampanyası ile arkadaşlara buluşma yeri ve saati konusunda fikir sundum. Uzunca bir toplu mesaj trafiğinin ardından, herkese uyan bir gün ve saatte karar kıldık. (bu hiç kolay olmadıJ) Buluşma günü sabahı, gözümü açar açmaz aklıma taze bir fikir geldi. Buluşma saati 11:00 idi, bu saat hem erkendi, hem de buluştuğumuz vakit konuşmaya dalıp namazımızın geçme ihtimali yüksekti. Tüm bu düşüncelerle takvimden ezan saatlerine bakıp şu mealde bir toplu mesaj attım: “Buluşma saatimiz 12:22 oldu, öğle namazına müteakiben ;)”Arkadaşlar benim mesajda dalgınlıkla 12:22 yazdığımı düşünmüşler küsurattan ötürü, lakin çok da bilinçli yazdığımı, buluşmamızı ezan saatine göre ayarladığımı söyledim. Herkesin çok hoşuna gitti. Ve buluşma yerimiz de bir o kadar manidardı, “camii avlusu”. Buluşmaya gelen herkes namazını kıldı sonra avluda toplaştık. Bu beraberliği başka hiçbir toplu eylemde yakalayamayacağımı o an iliklerime kadar hissettim. Namazdan sonra birlikte vakit geçirdik ve dağılmadan evvel yine hep beraber camiye gidip topluca namazımızı kıldık, birbirimize dua ettik ve toplandığımız gibi yine camii avlusunda vedalaşıp ayrıldık. Öğle namazına müteakip başlayan organizasyonumuz, ikindi namazına müteakip nihayet buldu. Bunun dayanılmaz hazzına kelimeleri giydirmeme gerek yok sanıyorum. Çünkü bu olayın saf bir “aşk” hadisesi olduğuna inanıyorum.