31 Ekim 2010 Pazar
Derviş Vurgun Yermiş
Ezberleşmiş Hayatlar

Etrafıma bakıyorum...
Sağıma, soluma, önüme, ardıma...
Okumaya okumaya aptallaşmış, ezberleşmiş en fenası da bunun farkına varmayan gençler görüyorum. Bu gençlerin çoğunun bir üniversite bitirmesi dahi durumu değiştirmiyor. Giyim mağazalarına girip çıkmaktan dayanılmaz lezzet alan bu güruhun, kitapçıya girerken içine kasvet basıyor. Haydi kitabını al da bir an evvel çıkalım diyen bir arkadaş istemiyorum hayatımda mesela. Okumayarak idrakine balyoz indirenler, yaşayarak nereye varmak isterler doğrusu onu da çok merak ediyorum.
Okuma serüveni okul döneminde olması gereken ve fakat okul bittikten sonra biten bir süreç gibi algılanıyor, o yüzdendir ki ben de dedeciğimi nadide bir çiçek gibi örnek veriyorum. Yetmiş yaşında hala yeni bir bilgiye hayretle bakan ve hala yepyeni şeyler öğrenmenin ve keşfetmenin lezzetine varan dedemi. Günde ortalama ez az yirmi sayfa Kur’an, yirmi sayfa kalın ciltli –ilmihal,atlas, seyahatname,ansiklopedi-, on sayfa normal ciltli kitap, bir takvim yaprağı, bir gazete ve ayda en az bir dergi okuyan dedemi.
Üniversite bittikten sonra genelde çevrenizdeki arkadaşlarınızdan kitap okuyamadığına dair serzenişler duyar ve hayat telaşesi denilen çarka daldığınızda asla kitap okuyamayacağınız gibi bir endişeye kapılmış olabilirsiniz. Bu hayat telaşı ya evlilik, ya çocuk, ya iş hayatı ya da hepsidir. Evet bunlar öğrenci olduğunuz zaman diliminde olduğu gibi -ki öğrenciyken eğer okumayı seven biri iseniz geçerli- rahat zaman dilimleri vermez size, lakin kitap okumaya vaktim yok demek sade bir klişeden ya da ezberletilmiş cümleden ibaret olsa gerek. İnsan içinde dünyaları taşıyabilen ve kendi başına bir alem olan varlık ise o zaman okumaya da yazmaya da en alasından vakit bulabilir.Şehiriçi ve Şehirlerarası otobüste , akşam dinlenme vakitlerinde, tatil günlerinde kitap okumak size sıkıntı değil keyif veriyorsa o zaman algılarınız öğrenme ve değer kazanma yönünde açık demektir. Ve fakat düşünce dünyanız akşam dinlenme sürenizde öylece uzanıp televizyon seyretmek yahut hergün bindiğiniz otobüste geçtiğiniz yolları ezbelemek ise ezberinizi bozun lüften. Çünkü o kadar ezber hayatlar yaşıyoruz ki. Sanırım bu ezber hayatlardan canımın sıkıldığı bir vakit dinlemiştim İsmet Özel’ den sebeb-i telif’i. Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız ve imreniyoruz başkalarının mahvına...
Herşeye karşısın sen de diyen dostum haklı olabilir ama ben ezbere karşıyım, ezberletilerek gözüme sokulan şiirlere karşıyım mesela. Beş yaşındaki Arife’ye haydi bildiğin bir şiiri oku dediğimde o bildik “şiiri!” okumasına karşıyım. Her okuyuşta kendi ilkokul ezberimi bozmaya çalıştığım “o şiire” karşıyım! Alime olması gereken Arife’nin o bildik şiirlerle ezber bir hayat yaşamasına karşıyım. İsmi Arif olan erkek kardeşimin de “o şiiri” ezberlemesine karşıyım. Bu karşıtlığı -Arif’in gerçekten Arif olabilmesi için- onu İstanbuldaki tüm önemli kitapçı merkezlerine(sahaflara, yayınevlerine özellikle) götürüp istediği kitapları seçmesini sağlayarak, camilere, kiliselere, kütüphanelere, müzelere,saraylara götürüp anlatarak, yazarlarla görüştürerek sağlıyorum.
Üniversitede döneminde özellikle vize/final sınavlarına çalışırken arkadaşımla sınav öncesi birbirimize sorular sorardık. Kitapta yazılanı tam olarak söylemediğim zaman –ki hiç söyleyemedim- hayır öyle değil diye itiraz ederdi, ederdiler. Şu kelime şöyle olacak, burası böyle olacak, de si ayrı yazılacak da, da sı bitişecek.vıdı vıdı vıdı... Ben anladığımı kendimce ifade ederdim halbuki, anlamak istemezdiler. Çünkü ilkokulda aynı şiiri ezberlemiştik hepimiz ama ben o şiirlere hiç inanmadım, faize de . Sosyoloji okuyorduk, yorumlamamız gereken sorulara en çok sevinen ben oluyordum, işte istediğim gibi yazabileceğim diyerek, bana yorumumu sorup ezberlemeye çalışanlara gülüyordum. Benim yorumumu ezberleyerek hayattan mı sınavdan mı geçmeye çalışıyorlardı anlamıyordım ama buna çok gülüyordum gerçekten. Ezbere yaşayan insanları ömrüm buyunca sevmedim, Allah’ın sevmediklerini sevmek haddim değil diye düşündüm . Bildik cümleleri sanki kendi düşüncesiymiş gibi sunan profesörlere hiç saygı duymadım mesela. Dedemin ilmine daha çok güvendim, okusaydı profesör olurdun dedim ama aslında hiç istemedim. Önemli olan kimlikler üzerinden görünmek değildi, bunu öğrenmiştim. Facebookta biraz daha fazla görünür kılmak bedenleri, bir cümle kurmaktan daha kolay olmalı , bunu bilir ve söylerim. Kim kızar, kim ağlar, kim ağzını bozar, kim düşünür bunu ben bilemem ama Allah herkesi sıfır noktasına bırakıp, en güzel şekilde yarattığını beyan ettikten sonra düşünmeyene yazıklar olsun derim, hiç utanmam.
Aykırı olmak en son düşüneceğim şey olsa gerek ki hiç ayrık olmayı sevmedim. Ama içimden hep isyan ettim ezber hayatlara. Çünkü ezberleyerek öğrenen insanlar robotlaşmaya aday birer mekanizmadan başka birşey değildi. Tüketim toplumunun tüketen ve tükenen nesneleriydi. Başörtüsü yasaklarına takınılan ezberci tavrı eleştirirken aynı ezberciliğe düşülmesi bizi yerimizde saydırmış olabilirdi. Sığ sularda sıkılan, boğulan biz olmamız gerekirken birileri okyanusu aştı, bize el sallattırdı. İslamcılar uyurken biz okuyorduk diyenler art niyetli değillerse haksız da sayılmazlar bu anlamda, ama şu an tüm gençlik ezber paydasında eşitlenmiş durumda hiç merak buyurulmaya. Ezberini bozmaya niyetli olup, durumunu okuma moduna alanlara en afilisinden selam ola...
Sümeyra AKTAŞ.
3 Ekim 2010 Pazar
Nefsin Sivrilttiği Kalem

Yaklaşık bir ay kadar önce uykunun gözünün, beni pek tutmadığı bir gecede evimizde en sevdiğim bölüm olan kütüphaneyi karıştırmaya koyuldum. Algılarım bulunduğum zaman dilimi içerisinde hangi konu üzerinde yoğunlaşmışsa benim de ilgimi o türden kitaplar çekiyor. O gece de dikkatimi ciltsiz, küçük bir kitapçık çekti. İçinde uzun süredir arayıp durduğum aforizmalar vardı. Cümleler ve anlamlar. Cümleler 36 bölümü altında, koyu renkle yazılmış şu cümle, aramızın limoni olduğu uyku ile yollarımızı hepten ayırdı. “ölen kendi dünyasına gömülür.” Cümlenin altındaki aforizma ise şöyle idi: “Susmakta çok faydalar olduğunu bildiğim halde kalemimin konuşması hoşuma gidiyor. Ey aklına geleni yazan kalemim: Eğer hakkı söyleyemiyorsan sus. Eğer batıla alet oluyorsan sus. Eğer boşu boşuna gayret ediyorsan yine sus.”
Susmak yeri ve zamanı geldiğinde insana konuşmaktan çok daha faydalar sağlayan bir eylemdir. Hele eliniz kalem tutan, insanların sizden beklentileri olduğuna inanan bir kimse iseniz, ne kadar susacağınız ve ne kadar konuşacağınız çok önemlidir. Bu anlamda yazarak yahut konuşarak insanlara yol göstermeye çabalayan insanların hakkı söylemek iddiasında olup, aslında nefsini yücelttiğine şahit oldukça üzülüyorum. Kalemlerini hak adına batılın kalemtıraşı ile sivrilttiklerini gördükçe de kahroluyorum. “Ben kimseye yaşantımla örnek olmak durumunda değilim kardeşim, “yazarım” paramı da alır işime bakarım “ düşüncesi ile yola devam eden arkadaşlarımız çok büyük bir vebal altında olduklarının farkındalar mı bilemiyorum. Ama bilselerdi yazamazlardı herhalde, ellerinde tuttukları kalem düşerdi. Elbette yazılan her kelimenin yaşantıya geçmesi gibi bir durum söz konusu değil, çünkü yazdıklarımız yahut konuştuklarımız ütopyalar dünyasından çıkma oluyor çoğu kez. Yani ideal düşünceler dünyasında yaşama çabamızın tezahürleri. Lakin kendimizi Müslüman olarak tanımlıyorsak, çelişkilerle dolu bir hayatı yaşamamalıyız. Ortaya koyduğumuz iddialarımız ile dünyaya koyduğumuz tavır zıt düşememeli. Zira yaşantının dilden ve yazıdan daha tesirli olduğu bilincinde olmalıyız. Bir okur, yazıda gördüğü suretle, gerçek hayattaki sureti değerliyorsa ve bunun sonucunda hayal kırıklığı yaşıyorsa bu yazarın vebalidir. Kelime ve hayat arasındaki makas böylesi büyük bir aralığa dayanamaz kırılır.
Yazarak kendini ifade eden kimi insanlarda (yazar değil onlar), bir süre sonra da dikkat çekme adına “saçmalamak” baş gösteriyor. Artık susmak literatürden çıkıyor, alabildiğine saçmalanıyor. İçinde yaşadığı dünyaya sövgülerle para kazanıyor, sizinki de hayat mı be kardeşim serzenişleriyle dervişleştiğini zannediyor. Benim ise bu noktada en büyük üzüntüm, bu tür görüşlerin düşünce süzgecinden geçirilmeden alkışlanarak yüceltilmesi oluyor. İnsan bu alkışlarla yaşamaya fena alışıyor. Şak şak seslerini duymadan yaşayamayan yazar dervişlerimiz türüyor. Okuduğu kitap sayısını kafalarımıza vuran, yazdığı senaryoları gözümüze sokan, yaptığı programlarda poz kesen adamlar doğuyor. Kimsenin ne dediği umurumda değil diyerek aslında kendisini okuyanları ya da dinleyenleri aşağıladığının farkına varamıyor. En acısı da aşağılandığının farkında olmadan kendisini hep eksik, işe yaramaz gören okuyucunun hali oluyor.
İyi bir yazar benim gözümde tüm acıları kendi içinde hissetmekle kalmayıp onları sahiplenendir. Yeşil yol filmindeki siyah dev adamı hatırlarsınız. İşte o adam gibi, insanların hastalıklarını içine çekerek, kendini zehirlemek pahasına başkalarına hayat dağıtan olmalıdır. Yine Black filmindeki o öğretmen gibi. Hayatı pahasına kör, sağır ve dilsiz o kıza hayat veren olmalıdır. Acıyla hiç tanışmamış, kalbi hiç sıkışmamış, ciğeri yanmamış bir yazar olabilir mi?
Acı çekmeye tahammülü olmadan, yazılarını yahut kitaplarını “sadece” raflarda birer ürün, okurları da gelir kapısı olarak görenler, eleştirdiklerinin aksine asıl eleştiriyi hak edenlerdir. Çünkü her ölen kendi dünyasına gömülür. Yüce bir hedefi olmadan, günü kurtarmak yahut meşhur olmak için afili cümleler üretip “vay be” alan arkadaşlara/yazarlara/hatiplere âcizane bir tavsiye:
Kütüphanenizi “bir” kitap bulmak için terk edin. Ne dersiniz?
Sümeyra AKTAŞ.
21 Eylül 2010 Salı
7 Eylül 2010 Salı
Bir Kez Sus “Derince”

Susmak modern dünyanın sevmediği bir eylemdir. Bu yüzden kişisel gelişim adı altında egosunu kan emen sülük gibi faydasız fikirler ile şişiren insanlar modernitenin gözdeleridir. Bilinçli bir eylem halinde susanlar ise oyunun kurallarını bozan mızıkçı tiplerdir.
Lübnanlı yazar Mihail Nuayme’nin Kendini Arayan Adam –Arkaş’ın Günlüğü- kitabı “susmak” kavramını bu açıdan kendi içimde enfes bir yere oturtmama yardımcı oldu. Doğrusu hayatını sürekli konuşarak tüketen insanların arasında duyduğum rahatsızlığa hem teşhis hem tedavi uyguladı. Arkaş başından geçen birtakım olaylardan sonra hayatını New York’un ücra bir kahvehanesinde bir yandan çalışarak bir yandan susarak geçiren biridir. Arkaş sukutuyla kendini şöyle ifade etmektedir: “ İnsanlar konuşanlar ve susanlar diye ikiye ayrılır. Ben suskunlardanım. Benim dışımdakiler habire konuşurlar. Dilsizler ve bebekler ise Allah’ın ağızlarına vurduğu mühür dolaysıyla konuşmazlar. Oysa ben, kendi ağzımı kendi elimle mühürledim. Ben susmanın tadını anladığım halde, konuşanlar konuşmanın acılığını anlayamadılar. Bunun için insanlar konuşurken ben hep sustum.”İnsanlar konuşurken Arkaş hep sustu. Bir arkadaşım “Arkaş’a benziyorsun “ demişti, sanırım haklı, çünkü insanlar konuşurken ben de hep susuyorum. Arkaş kendine deli diyenlere inat da hep sustu ve bu yönüyle de onu tanımadan ona benzemiştim ben. Kendimi bu çağda akıllı değil deli diye nitelemeyi hep yeğlemiştim çünkü. Konuşkan hatta fazlaca konuşkan tiplerin makbul olduğu ortamlarda, gerekli gereksiz her sözün kolayca ağızlardan dökülüverdiği mekanlarda susmaktan ve inanmaktan başka yapacak bir şeyim olmadığı için delirmiştim işte. Arkaş ise kendi deliliğini şöyle ifade etmişti: “İnsanoğluna gönül gözünü, etten ve kandan olmayan bir kulağının olduğunu; derin düşünme ve sessizlik sayesinde gözünün görmediğini görebileceğini, kulağının duymadığını duyabileceğini söylesen sana ahmak ve deli der. Öyleyse insanların görmediğini gören, duymadığını duyan, insanların gözünde deliden başka ne olabilir ki?” Susmak ve delilik arasında derin veçheler bulunmaktadır. Özellikle iç yolculuğu anlatan kitaplarda delilik ve suskunluk üzerine muhteşem bağlantıları görebilirsiniz. (Bknz: Su Üstüne Yazı Yazmak, Gariplerin Kitabı, Amak-ı Hayal)
Modernitenin iliğimize kemiğimize işleyip bizi kanser ettiği çağda Arkaş’a deli denilmesi gayet normal bir durum esasında. Arkaş hayatını susarak anlamlandırıyor ve başka bir hayatı yaşıyor. Aslında hepimizin özlediği fakat aramaya bir türlü cesaret edemediği bir hayatı. Mesela eşlerin birbirlerinin sözlerinden değil gözlerinden anlaşacağı bir hayatı. Mesela bir annenin gülüşünden çıkan enerjinin hayatımızı anlamlandırdığı bir hayatı. Mesela bir dedenin beyaz sakallarından akan bilgeliği çözebilecek bir hayatı…
Müslümanın takva makamına ulaşması da bir yönüyle susmayı gerektirmiyor mu? Boş ve anlamsız şeylerden yüz çevirenler diye tanımlıyor Kur’an inananları. Çağımızda boş ve faydasız şeylerin çokluğunu göz önüne alacak olursanız “sukut”u neden bu kadar önemsediğim anlaşılacaktır. Yalnız burada bir yanlış anlamayı gidermek üzere şu açıklamayı da yapmam gerekiyor ki o da şudur: nasıl ki konuşmak eylemini boş ve dolu olarak niteliyorsak , susma eylemini de aynı şekilde kategorize etmeliyiz. Herhangi bir mana ifade etmeyen , gerçekte söyleyecek sözü olmadığı için susanlar ile Müslümanca bir bilinçle susanlar arasında elbette kocaman bir fark var. Bir de benim gibi A’rafta susanlar vardır belki. Onlar da söyleyecek sözlerinin boşluğa düşmesine razı olmadıklarından susmayı tercih ederler. Çünkü bilirler ki, ne kadar bilirsen bil ve ne kadar anlatırsan anlat; senin bildiğin karşıdakinin anladığı kadardır.
Akif İnan üstadım da suskunluğu “zaman” şiirinde şöyle ifade eder: “Susarak anlattım bütün gizliyi, Sakladım duygularımı ben konuşarak; En iyi anlatış artık susmaktır, Anladım bunu ben seni bilince.” Nurullah Genç de son olarak der ki: “Öyle uzun zaman sessiz kaldım ki, toprağın sesini duyacak kadar duyarlıyım şimdi…”
Yaratıldığın toprağa dönmeden önce
Bir kez sus
“derince”…
Sümeyra AKTAŞ
2 Temmuz 2010 Cuma
Arkaş ve Sukutu

“Bunun için insanlar konuşurken ben hep sustum.”
Arkaş
Elim kalem tutmaya başlayalı çok olmasa da içimde biriktirdiklerim çok oluyor artık. İçimi dışıma çıkarma gayretim vesilesi ile tanıdım Mihail Nuayme’yi, vesileler önemli ancak en çok tanımam gerektiği için tanıdım. Lübnanlı yazar, göç edebiyatı üzerine kitapları var. Bir de Arkaş’ı var… Aslında Arkaş kendisi ya da Arkaş benim.
Üsküdar’a yolumun düştüğü bir vakit hep aklımda olan yazarın kitaplarına ulaşmak arzusu ile “kaknüs” yayınlarına kendimi atıverdim, üstelik elimde domates ve üzüm poşeti ile. Satıcı bayana Mihail Nuayme kitaplarının nerede olduğunu sordum, o da gösterdi, sonra Mirdad romanının muhteşem olduğunu söyledi. Bir de yanında Kendini Arayan Adam-Arkaş’ın Günlüğü vardı. Ben kendisine teşekkür ettim, iki kitabın önce fiyatını sorup sonra incelemeye başladım. (Önce fiyat sormamın sosyolojik temellerine girmiyorum zira daha çok ekonomik temelli bir eylemdi bu) Aslında iki kitabını da almak istiyordum fakat yanımda yeteri kadar para yoktu. Mirdad’ı satıcı bayan tavsiye ettiği için ben diğer kitaba yoğunlaşmıştım, tamamen kendi tercihim bir kitap olmasını istiyordum. Böyle garip huylarım var. Üstelik kapak resminde görülen delikanlının bana bir şeyler anlatmak istediğine ikna olmuştum, gözlükleri çok afili duruyordu. Hiçbir tesir altında kalmadan Arkaş’ı kütüphanene kabul ediyor musun? Evet, evet… Arkaş’ta karar kılıp parasını ödedim ve ayrıldım. Kitabı yanıma alır almaz inanılmaz bir huzur hissettim. Gittiğim arkadaş ziyaretinin eve dönüş kısmında, otobüste, kitaba başlayıverdim. Kitap adeta bir tılsım ile örülü idi. Beni içine çektikçe kaybolmaya başlıyordum. Tıklım tıklım olan otobüste Arkaş ve benden başka kimse kalmamıştı. Sonra eve geldim, yine okudum. Sonra dışarı çıktım, otobüse bindim okudum. İki günlük bir sempozyuma katıldım, yollarda, arada derede yine okudum, bitti. Ve ben çok üzüldüm. Arkaş kayboldu ama ben hala buradayım. Buna çok üzüldüm. Kitaptan aldığım notları paylaşmanın yararına inanıyorum, Arkaş’ın sukutuna inandığım gibi…
Evvela,
Kitabı aldığım gün düştüğüm not:
“Aldığım gün kitap kerametlerini gösterdi. Yalnızlığımı bana anlatıyor, elimden tutuyor. Allah’ı andıktan sonra yalnızlık sana helal oluyor…”
Arkaş susarak anlatıyor. Modern dünyanın bağırtısına inat susuyor, New York’ta susuyor, bir kahvehanede susuyor, bir mağarada yaşamıyor Arkaş… Buyurun:
- Çok konuşmak fikri dağıtır. İnsanlar sessizlikten ve düşünmekten kaçarlar. Bu durumda Allah’ı nasıl idrak edecekler? Allah’ın adını derin düşünme ve sessizlik içinde idrak etmeden, içlerinde onu bulamadan ananlar, ancak isimsiz bir şeye seslenmiş olurlar. S.32
- Fakat ben şerefimi korumak için, içimdeki esas düşmanın yerine karşı konulmaya bile değmeyen zayıf düşmanlarla vakit kaybetmeyi uygun görmüyorum. Çünkü benim hakiki şerefim, dillerinin ulaşamayacağı kadar uzak ve kirletemeyeceği kadar da temiz. Benim şerefim, fikirlerim gibi, onlardan ırak. S.38
- İnsanoğlu adını kayıtlardan silersen, hayattan da silineceğini zanneder. S.22
- İnsanlar konuşanlar ve susanlar diye ikiye ayrılır. Ben suskunlardanım. Benim dışımdakiler habire konuşurlar. Dilsizler ve bebekler ise Allah’ın ağızlarına vurduğu mühür dolaysıyla konuşmazlar. Oysa ben, kendi ağzımı kendi elimle mühürledim. Ben susmanın tadını anladığım halde, konuşanlar konuşmanın acılığını anlayamadılar. Bunun için insanlar konuşurken ben hep sustum. S.17
- Sözler doğru ve yalandan ibarettir. Susmak ise hilesi ve yalanı olmayan bir doğrudur. S.19
- Ben kendim için bir ad bilmiyorum. Bir ad bilmeme de gerek yok. Çünkü kafamda yeni bir fikir doğduğu vakit, yeniden doğmuş gibi oluyorum. Fikirlerim de şimşek hızı ile doğuyor. S.21
- Cahil içinden “Allah yoktur “ demiş. Cahilin Tanrısı cehalettir. S.31
- Bilmediğini inkar etmek insanın doğası gereğidir. Öyleyse insanoğlu niye kendini inkar etmiyor? S. 31
- İnsanoğluna gönül gözünü , etten ve kandan olmayan bir kulağının olduğunu; derin düşünme ve sessizlik sayesinde gözünün görmediğini görebileceğini , kulağının duymadığını duyabileceğini söylesen sana ahmak ve deli der. Öyleyse insanların görmediğini gören, duymadığını duyan, insanların gözünde deliden başka ne olabilir ki? S.31
- Kararsızlık, gelecekle ilgili pişmanlık korkusundan doğan bir zayıflıktır. S. 52
- Ey Arkaş, yaratıcı irade sırrının dışında dünyanın bütün sırlarına vakıf olsaydın, şiddetli bir fırtınanın ortasında bir tüy gibi ve zifiri karanlık bir gecenin içinde şaşkın bir şekilde kalakalırdın. S. 97
Arkaş bunları susuyor ve başka bir hayatı yaşıyor. Aslında hepimizin özlediği bir hayatı… Mesela eşlerin birbirlerinin sözlerine değil gözlerine bakarak anlaştığı bir hayatı… Bir annenin gülüşünden, bir babanın sakalındaki beyaz telden dökülen manayı kavrayacak bir hayatı… Allah ezan ile namaza çağırır insanları ama sen Allah’ın huzuruna çağırtılmaya gerek duymadan, erkenden, gidiversen olmaz mı?
Tavsiye: Kendi yalnızlığını ve sukutunu aramaya çıkmamış olanlar önce aramaya başlasınlar. Nasılsa bulamayacaklar. İşte o zaman Arkaş’a uğrasınlar.
Sümeyra Aktaş Arkaş’ aşık oldu da yazdı…
20 Haziran 2010 Pazar
Gazze'nin Kuşu
Gövdemi kurşunlar sererse yere/ Kırgın bakışların değdi bilirim
Ve ölüm konuğum olduğu zaman/ Duyduğun vicdanın ayak sesidir*
Gazze’ye Yakışmadı Ölüm
Gazze’ye bombalar yağarken, Ayşe kendinden çok kuşunu düşünüyordu. Babası cihada koştu; annesi sıkıca kapadı kapılarını. Ayşe kuşunun başını kucağına yatırıp dua etmeye koyuldu, zira hepsini savunanın Allah olduğunu iyi biliyordu. Bombalar sustu ama dünya barışa kavuşmadı. Kuşuna baktı Ayşe: “ Haydi güzel tüylü mavi kuşum, bir kez daha öt de barış gelsin Gazze’ye.” Olmadı, vahşetin ağırlığı, kuşu dilsiz, Ayşe’yi yetim bıraktı.
Gemiler Kalkar Bu Limandan Tekbirle
Nihayet yola çıkmışlardı. Birkaç gün içinde Ayşe kuşuna, dünya insanlığına kavuşacaktı. Bir gemi, bir insanlığı nasıl taşırdı, dünya bunu anlayacaktı. Ayşe’nin kuşunun ötmediğini biliyorlardı, götürecekleri kuş billur sesiyle barış şakısın diye çıkmışlardı yola. Ayşe yalnız olmadığını anlasın, hesabı vermek kolay olsun diye… Aşkla, neşeyle, ihlâsla, Ayşe’nin kuşuyla çıktılar yola. Gazze barışa, Ayşe kuşuna kavuşsun istediler…
Bir Namaz Vakti Ölümüm
“Geminin içinde yankılanan ezanlar Gazze’nin kurtuluşu olsun Rabbim” diye öttü Ayşe’nin kuşu. İnsanlık ayakta iken, gemi Rabbin huzuruna durdu. Vahşet durmadı, insanlığın kanını emenler, Rabbi huzurundakilere acımadı. “Ey vahşet, biz sana acıyoruz, sen bize acımasan da Allah bizimle” diye öttü kuş, sonra sustu. Kurşunlar çıktı güverteye. Azgın bir topluluğun eliyle geldi şehadet. Bir korkak sürüsü, bir insanlığı yenemezdi. “Ölmeyin, Ayşe üzülür sonra” diye öttü kuş. Dinlemediler, acele ettiler, cennete erkenden göçüverdiler. Vahşet, gözüne inmiş perdelerle dünyayı karartmaya çalışıyordu, ama asla başaramıyordu. Zira cehennemin sıcaklığı, onları eriteceği güne hazırlanıyordu. “Uçun cennete” diye öttü kuş, “orası muhakkak buradan daha güzel, bekleyin Ayşe de gelecek.” Kalanların üzerine olsun sabır, biz de geleceğiz bekleyin…
Gazze’ye bulaşan kan, gemiyi kızıla boyadı. Son bir kez daha öttü kuş. “Ayşe bizi bekl…”Ama olmadı, masmavi tüyleri kızıl kana boyandı. Bir kanadı kırıldı, sonra diğeri… Suyun maviliğinde arındı da ardından cennete sığındı. Vahşetin hiç kuşu olmadı.
Gazze Limanına Kan Damlar
Ayşe üç gündür limanda kuşuyla bekliyordu. Bir gemi, bir kuş, dünyayı insanlığa kavuşturacaktı ama olmadı. Vahşet insanlığı reddediyordu; Gazze direniyor, bekliyordu. Ayşe annesine baktı: “ Hala neden gelmediler anne? ; Yoksa onlar da babamın gittiği yere mi gittiler?” Sustu annesi, sustu dünya ama insanlık hala ayakta. Kan oturdu yüreklere. Ey Gazze! Ayşe’ye sahip çık ve bekle…
İstanbul Üstüme Düşer
Uykularımı böldü bir kâbus, kalkın gemi düştü!… Bir nağme çalındı kulaklarıma: “Bülbülüm altın gemide, öter aheste aheste/Ötme bülbül Gazzem hasta aman/Ah neyleyim şu gönlüme, hasret kaldım ben Gazze’ye/Ben sana aldanamam Gazze ben sana dayanamam…
Dünyayı insanlığa kavuşturacaklar ile vahşet arasına mavi tüylü kuşun kanadına bulaşan kan girdi…
Üzülmüyoruz, Gevşemiyoruz Rabbim!
Eğer gerçekten inanmışsak üstün olan bizleriz!
Biliyoruz!
Sıradaki Şarkı İstanbul’dan Gazze’ye Gitsin:
Michael Heart Söylüyor: “we will not go down”
*M. Akif İnan-Ölüm Şiirinden.
Sümeyra AKTAŞ
